İnsanın Saadetinin Allah Teâlâ’yı Bilmeye Bağlı Olduğu Ne İle Bilinir?

0
540

camiici

İnsanın saadetinin Allah Teâlâ’ya bilmeye bağlı olduğu ne ile bilinir? Diye sorulursa, cevabında deriz ki, bu şöyle bilinir:

Her şeyin saadeti onun lezzet ve rahatındadır. Her şeyin lezzeti ise, onun tabiatının gereğidir. Her şeyin tabiatının muktazası da onun için yaratıldığı şeylerdedir. Şehvetin lezzeti, arzusuna kavuşmak; gazabın lezzeti, düşmanından intikam almak; gözün lezzeti, güzel suretler görmek; kulağın lezzeti, güzel sesler ve yumuşak nağmeler dinlemektedir.

Bunun gibi kalbin lezzeti de, kendisi için yaratıldığı şeyi temin etmektedir. Bu da işlerin hakikatini kavramaktır. Bu yalnız kalbe mahsustur. Şehvet, gazap ve beş duyu organı ile bilgi edinmek ise hayvanlarda da mevcuttur. Bu sebepledir ki insan, yaratılış icabı bilmediği şeyi öğrenmek ister ve bildiği şeyler ile de sevinip övünür. Bu, âdi işlerde de böyledir. Mesela satranç oyunu bilen kimseye, oyuna karışma diye ihtar etseler de buna sabretmesi zor olur. Ve tarafların bilemediği bir inceliği buldu mu sevinir ve üstünlüğünü göstermek için ister istemez ona haber verir.

Kalp lezzetinin, işlerin hakikatini bilmekte olduğunu anladıktan sonra şunu da bilmek gerekir ki, bilgi ne kadar çok ve önemli şeyler olursa, lezzeti de o kadar fazla olur. Mesela, vezirin sırlarını bilen çok sevinir. Padişahın sırlarını bilen, onun memleket idaresindeki inceliklerini öğrenenden daha çok sevinir ve yine geometri ilmi ile astronomi ilimlerini bilen kimse, satrancı bilenden daha çok sevinir. Satrancı az çok bilen bir kimse, ancak satranç taşlarını yerli yerine koymasını bilen kimseden daha çok sevinir.

Bu minval üzere bilgi ve bilginin ilgili olduğu ilim, ne kadar önemli olursa, onun lezzeti de o nispette fazla olur. Hiçbir varlık; her şeyin şeref ve kıymet kaynağı olan, bütün âlemin hükümdarı olan dünyanın acayip işleri onun eseri olan yaratıcı Allah Teâlâ’dan daha büyük ve şerefli olamaz. Bu itibarla Allah Teâlâ’yı bilmekten daha üstün ve daha zevkli bir marifet olmaz. Allah Teâlâ’dan daha hoş bir nazargâh (bakılan) olamaz.

Kalbin tabiatının muktazası gereği budur. Çünkü her şeyin tabiatının muktazası, o şeyin kendisi için yaratıldığı hususiyettir. Marifet arzusu olmayan bir kalp ise, gıdalardan iştahı kesilmiş bir hasta gibidir. Hasta bazen toprak yemeyi, ekmek yemeye tercih eder. O hasta eğer tedavi görmez, bu bozuk arzusu gitmez ve tabiî arzusu yerine gelmezse, bu dünyada bedbaht ve helâk olur.

Bir kimsenin kalbinde, başka şeylerin arzusu, Allah Teâlâ marifetinin arzusundan üstün gelirse, o kimse hastadır; tedavi görmezse, öbür dünyada bedbaht ve helâk olur.

İnsanın bedenine bağlı olan bütün arzu ve lezzetler, şüphesiz ölümle son bulur. Marifetin kendisi ise, yerinde baki kalır; belki daha da açılır.

Kaynak; İmam-ı Gazâli, Kimyay-ı Saadet, 1.Cilt, syf: 45-47

Bu konu hakkında yorum yapmanız bizim için önemli