Hudeybiye Fethinden Mekkenin Fethine

0
566

Hudeybiye Fethinden Mekkenin Fethine…

Hudeybiye’nin sağladığı barış ortamı sayesinde İslam, sadece Arap topraklarında büyük bir yayılma ivmesi yakalamakla kalmaz, dış dünyaya da açılır. Hz. Muhammed, İslam’a davet elçilerini, o günün dünyasının Arap Yarımadası’nı çevreleyen bütün hükümdarlarına gönderir. İran Kisra’sı, Doğu Roma Kayser’i, Habeş Necaşi’si, İskenderiye Emiri ve daha başkaları… Yola çıkarılan elçiler bir gece içerisinde gönderildikleri milletlerin dilini konuşur hale gelirler. Bu, Hz. Muhammed’in yeni bir mucizesidir. Hükümdarların kendilerine ulaşan davete tepkileri ise farklı farklı olur. Kimi, Habeş Necaşi’si gibi davet mektubunu büyük bir saygıyla kabul ederken, kimi de Doğu Roma Kayser’i Herakliyus gibi mektuba ve onu gönderene saygıda kusur etmez fakat iman da etmez. Ve aralarında Kisra gibileri de çıkar. Hakaretler yağdırır, mektubu parçalar… Kisra’nın mektubuna yaptığı hakaretlerin haberini alan Hz. Muhammed: “O, benim mektubumu parçaladı, ALLAH da onun mülkünü, saltanatını parçalasın!” der. Çok geçmez Kisra hançer darbeleriyle parçalanır, hem de öz oğlu tarafından… Cehennem’e yuvarlanır. Bunun da üzerinden çok geçmeyecek ve saltanatı, mülkü Hz. Ömer döneminde Müslüman ordular tarafından parçalanıp tarihe gömülecektir. Mektupların geneli hakkında bir fikir sahibi olmak için Doğu Roma Kayser’i Herakliyus’a gönderileni okuyabiliriz:

Bismillahirrahmanirrahim 

ALLAH’ın kulu ve Elçisi Muhammed’ten Rumların büyüğü Herakliyus’a! Hidayete uyan, doğru yolu tutanlara selam olsun! Bundan sonra derim ki: Ben seni İslam davetiyle Müslümanlığa davet ediyorum. Müslüman ol, selameti bul da ALLAH sana ecrini iki kat versin. Eğer bu davetimi kabul etmezsen, yoksul çiftçilerin (köylü halkın) ve tebaan olan halkın vebali senin boynuna olsun. “ De ki: ‘Ey Kitab ehli! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin: ALLAH’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. ALLAH’ı bırakıp da birbirimizi Rabler edinmeyelim.’ Yine yüz çevirirlerse, onlara deyin ki: ‘Şahit olun, biz muhakkak Müslümanlarız!’ ” (3/Al-i İmran:64)

Hicret’in yedinci senesinde, Medine’de anlaşmalı olarak oturmakta olan az sayıdaki yahudiden biri, Lebid b. A’sam, Hz. Muhammed’i büyülemeye kalkışır. Bazı yahudi elebaşları tarafından yönlendirilen Lebid’in amacı Hz. Muhammed’i öldürmektir. Büyü, saç telleri üzerinden yapılır. Hiç kimsenin bulamaması için de bir kuyunun içine bırakılır. Hz. Muhammed, büyüden etkilenir, hiçbir şey yeyip içemez hale gelir. Zayıflar, hastalanır ve en sonunda yatağa düşer. ALLAH’ın takdir ettiği zaman gelince de dua eder, ALLAH’a sığınır. Ve ALLAH iki melek aracılığıyla kendisine büyü yapıldığını, büyünün nerede saklandığını ve ondan kurtulması için neler yapması gerektiğini bildirir. Ayrıca büyüyü kimin yaptığını da haber verirler. Sonra büyü bulunur ve etkisi ortadan kaldırılır. yahudi Lebid de suçunu inkâr etmez. Bu büyüyü niçin yaptığı sorulunca: “Altın sevgisi için” der. Sahabiler, Hz. Muhammed’e yahudi büyücüyü ceza olarak öldürmeyi teklif eder. O, kabul etmez ve Lebid’in ahirette göreceği azabın daha şiddetli olacağına işaret eder. Lebid’e büyüyü yaptırtan yahudilerden de hiç kimseye ilişilmez, bu işin hesabı ahirete bırakılır. Çünkü Hz. Muhammed bütün hayatı boyunca kişisel sebeplerle hiç kimseden intikam almamıştır.

Aynı sene içinde Hayber seferi gerçekleştirilir. Arap Yarımadası’nın en verimli topraklarına sahip olan ve kuzeye giden ticaret yollarını denetleyebilen stratejik bir konumda bulunan Hayber yahudileri, en baştan itibaren İslam düşmanlığını kendilerine misyon edinmiştir. Çok zengin ve kalabalık bir topluluk oluşturan bu yahudi topluluğu, Hz. Muhammed’ten gelen davet mektubunu reddeder ve bütün güçleriyle savaşa hazırlanmaya başlar. Bu arada Müslümanlar, Hudeybiye anlaşması sayesinde stratejik açıdan kendilerini güvenceye almış bulunmaktadır. Mekke-Hayber ittifakı bitirilmiş, iki ateş arasında kalma riski sonlandırılmış ve böylece bütün askeri güç kuzeye, Hayber yahudilerine yönlendirilebilir hale gelmiştir. 

Hudeybiye seferine, ganimet elde edemeyecekleri için katılmaktan kaçınmış olan Medine münafıkları, zengin bir bölge olan Hayber’in fethine katılmak için can atarlar fakat Hz. Muhammed izin vermez, Hudeybiye’ye gönderme yaparak: “Cihad etmek, ALLAH yolunda çarpışmak isteyenlerden başkası, bizimle gelmeyecektir. Onlara ganimetten de hiçbir şey verilmeyecektir!” der, münafıkların Medine’deki sosyal pozisyonlarını biraz daha daraltır.

İslam ordusu, bin dört yüzü piyade ve iki yüzü de atlı olmak üzere Medine’den yola çıkar. Sabahın erken saatlerinde, yahudiler henüz uykudayken, Hayber kaleleri basılır. Baskın avantajı tam olarak kullanılır. Hz. Muhammed yahudilerin büyük bir paniğe kapılmalarına bakarak:

“ALLAHuekber! ALLAHuekber! Harap olup gitti Hayber! Biz, düşman bir toplumun yurduna baskın yapıp girdik mi, uyarılmış olan o kâfirlerin hali yaman olur!” der ve bunu üç kez tekrar eder.

Ve ilk birkaç gün içinde, yahudilerin gözleri önünde hurma ağaçları kesilmeye başlanır. Bu taktikle, bir yahudi için ailesinden, dininden ve canından da değerli olan şeyi, malı elinden alınır… Gerçi psikolojik savaşın bir gereği olarak kesilen hurma ağaçlarının toplamı dört yüz tanedir yani Hayber ovasındaki dört yüz bin hurma ağacının ancak binde biri… Ama bu bile yahudilere yeter ve Hayber savaşı daha yeni başlamışken psikolojik üstünlük Müslümanların eline geçmiş olur. Savaşın sonuna kadar da Müslümanlar bu üstünlüğü ellerinde bulundurur. Oysa yahudi ordusu on bin kişidir, yani İslam ordusundan yaklaşık altı kat daha fazladır.

Hayber ovasındaki yahudi kaleleri tek tek düşürülür. Sonuncu ve en önemli kale, Hz. Ali tarafından fethedilir. Bu sırada, Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye verdiği bir talimat ve yaptığı bir hatırlatma, dünya durdukça İslam ve ALLAH’ın Adını Yüceltme Davası’nın en önemli motivasyon kaynağı haline gelecektir:

“ALLAH’a yemin olsun ki, senin sayende ALLAH’ın bir insana hidayet vermesi, senin için kırmızı tüylü develerin (dünyanın en değerli ve en göz alıcı maddi nimetlerinin) sana bağışlanmasından daha değerlidir.”

Bu bilince sahip ve daha yeni Müslüman olmuş, ismini hadis ve tarih kitaplarının kaydedemediği bir meçhul kahraman, Hayber kalelerinden birinin düşürülmesini müteakip, ganimet paylaştırılırken kendi önüne de konan hisseye kalbi burularak bakar. Hz. Muhammed’e hitab ederek: “Ey ALLAH’ın Elçisi!” der, “Ben bunun için Müslüman olmadım!” Sonra eliyle boğazını işaret ederek ekler, “Ben Müslüman oldum ki, şuramdan bir okla vurulayım da Cennet’te ALLAH’ın rızasına ulaşmış olayım!” Hz. Muhammed, bu mübarek sahabisinin duygularına saygı gösterir, ganimet hissesini önünden geri çekerken de: “Sen ALLAH’ı doğrularsan ALLAH da seni doğrular!” der. Ve insanlar, aynı gün öğleden sonra o meçhul kahramanın cenazesinin tam da eliyle gösterdiği yere saplanmış bir okla, Hz. Muhammed’in önüne getirildiğine şahit olur. Hz. Muhammed bu kez de: “O, ALLAH’ı doğruladı, ALLAH da onu doğruladı!” der. İsimsiz kahramanını kendi cübbesiyle ve kendi elleriyle kefenler, cenaze namazını kıldırdıktan sonra da ALLAH’a yönelir ve dudaklarından şu sözcükler dökülür:

“ALLAH’ım! Bu kulun, Senin yolunda muhacir olarak geldi ve şehid olarak öldürüldü! Ben bunun böyle olduğuna şahitlik ediyorum!”

İsimsiz kahraman, bir avuç ganimetten vazgeçmesine bedel işte bunları kazanmıştır.  

Hayber’in fethi tamamlandıktan sonra yenilen bir öğle yemeğinde Hz. Muhammed zehirlenir. İlk lokmadan yemeğin zehirli olduğunu anlar ve sahabilere de yememelerini söyler fakat zehir o denli şiddetlidir ki, bu arada bir lokma yutmuş bulunan Bera b. Azip isimli bir sahabisi vefat eder. Hz. Muhammed’in kendisi de o yemekten almış olduğu bir lokmanın etkisiyle, yaklaşık üç sene sonra vefat edecek ve son günlerinde Hz. Aişe’ye:

“Hayber’de tatmış olduğum zehirli etin acısını zaman zaman duyuyordum. Şu anda da kalbimin damarının koptuğunu hissediyorum!” diyecektir. Bu hainliğin sahipleri de, tahmin edileceği üzere yahudilerdir.

Hayber’in fethedildiği günlerdir ki, Habeşistan’a hicret etmiş bulunan muhacirler, başlarında Hz. Ali’nin kardeşi ve Hz. Muhammed’in kuzeni Hz. Cafer olmak üzere çıka gelir. Hz. Muhammed’in sevinci adeta sonsuzdur. Amcaoğlu Cafer’i kucaklar, bağrına basar, iki gözünün ortasından, alnından öper:

“Hangisine daha çok sevineyim” der,“Hayber’in fethine mi, Cafer’in gelişine mi?”

Hayber’in fethinden sonra kaza umresi yapılır. Bir sene önce imzalanan Hudeybiye anlaşması gereğince umrelerini gelecek seneye ertelemek zorunda kalan Müslümanlar, her ihtimale karşı yanlarında bol miktarda ve her çeşit silah ile savaş atları da bulunduğu halde iki bin kişi olarak Mekke’ye doğru yola çıkarlar. Bu miktar Mekke’nin bir savaş durumunda kendi içinden çıkarabileceği askeri gücün yaklaşık iki katıdır ve artık stratejik dengenin, Hayber fethinin de etkisiyle, Müslümanların lehine döndüğü çok açıktır. Ama Hz. Muhammed pragmatist bir önder değildir. Bu değişiklikten, attığı imzayı çiğneyerek, ahlak dışı bir biçimde yararlanma niyeti yoktur. Kılıçlar dışındaki bütün silahlar, ihram sınırlarının dışında bırakılır. Mekkelilerin ilk anda ağızlarına gelmiş bulunan yürekleri yatışır ve Müslümanların üç gün sürecek olan umreleri başlar. Mekkeliler bu süre boyunca şehri boşaltıp çevredeki dağlara çekilir. Hz. Muhammed’e ve Müslümanlara duydukları kin o derecededir ki, onlarla aynı şehirde bulunmaya bile tahammülleri yoktur. Ve tırmandıkları tepelerden dikkatle Müslümanları gözlerler. Onların tavaf ve sa’y sırasında sergiledikleri güçlü, çalımlı tavırlardan etkilenirler, moralleri biraz daha sarsılır.

Hz. Muhammed bu günlerde Hz. Meymune ile evlenir. Mekkelilere haber yollar:

“İsterseniz üç gün daha kalıp, sizlere düğün yemeği ikram edeyim!” der.

Amacı düşmanlığı daha fazla uzatmadan, kan dökmeden Mekkelinin kalbine girmektir. Fakat iyi niyet ve barış, kinle karşılık görür. Mekkelilerin, kendilerine yapılan teklife cevapları:

“Seni de düğün yemeğini de istemeyiz. Süre doldu ve Mekke’yi derhal terket!” olur. 

Umre kafilesi, hem sekiz senedir hasretiyle yaşadıkları baba ocaklarını ve Kâbe’lerini ziyaret etmiş, hem de putperest Mekke karşısında siyasi/moral bir mevzi daha kazanmış olarak Medine’ye geri döner.

Hicretin sekizinci senesinin ilk önemli olayı, Hz. Muhammed’in kızı Hz. Zeyneb’in vefatı olur. Orta yaşlı bir kadındır Hz. Zeyneb… Seneler önce Mekke’den Medine’ye hicret ederken yolda putperestler tarafından önü kesilmiştir. Sadist kâfirler mızraklarıyla Hz. Zeyneb’i dürtüp korkutmaya çalışmış ve bunu bir eğlence yerine koyup gülüşürlerken, Hz. Zeyneb’in devesinden düşmesine neden olmuşlardır. O sırada hamile olan Zeyneb ise bu düşmenin etkisiyle çocuğunu kaybetmiş ve kendisinde o olaydan sonra hiç kesilmeyen bir kanama başlamıştır. En sonunda iyice şiddetlenen kanamaya hiç kimse bir çare bulamaz ve Hz. Zeyneb vefat eder. Hz. Muhammed bir kez daha evlat acısıyla sınanan bir babadır. İçi kan ağlar… Kızını kendi eliyle kabrine yerleştirir, o yere ve o aleme alışması için bir süre mezarda Zeyneb’in yanına uzanır. İlginç olan ise, aynı sene içinde yaşanacak olan Mekke’nin fethinden sonra Hz. Zeyneb’in katili olan Hebbar b. Esved’i, Müslüman olması karşılığında affetmesi ve hiçbir intikam almaya kalkışmamasıdır. Hz. Muhammed’in gözünde, kızının katili bile olsa bir insanın iman edip, Rabbini tanıması her şeyden daha önemlidir. Çünkü insanların iman edip Rablerini tanımaları, onun bir insan olarak yaratılış ve bir peygamber olarak da gönderiliş nedenidir.

İslam’ın küresel düşmanlarıyla ilk kez yüzleşmesi de Hicret’in sekizinci senesinin önemli olayları arasındadır: Mute savaşı…

Hz. Muhammed’in Doğu Roma’ya gönderdiği elçilerden birinin, sınır bölgesinde yaşayan ve Doğu Roma’nın müttefiki bulunan hıristiyan-Arap Gassani kabilesi tarafından öldürülmesi ve bu durumun Doğu Roma tarafından da benimsenmesi üzerine, yapılan saldırıya karşılık verilmesi kararlaştırılır. Üç bin kişilik bir kuvvet hazırlanarak Doğu Roma üzerine gönderilir. Birleşik düşman ordusu ise yüz bin kişidir. Bu kez oran bire üç değil, bire otuz üçtür. Hz. Muhammed bu ordu için üç tane komutan tayin eder. Birincisi, evlatlığı Zeyd b. Harise’dir; ikincisi, daha yeni kavuştuğu amcaoğlu Cafer b. Ebu Talib ve üçüncüsü de Medine’li Müslümanlardan şair Abdullah b. Revaha… Hz. Muhammed, bu tayinleri yaptıktan sonra sözlerine şunu eklemiştir:

“Eğer Abdullah’a da bir şey olursa komutayı, ALLAH’ın kılıçlarından bir kılıç alsın!”

Müslümanlar o güne kadar yaşadıkları tecrübelerle öğrenmişlerdir ki, bu şekilde tayin edilen komutanlar için artık o seferden ve o savaştan geri dönüş yoktur: Hepsi şehid olacaktır. İşte bu yüzden Zeyd’in, Cafer’in ve Abdullah’ın aileleriyle vedalaşmaları diğerleri gibi olmaz. Onlar, eşleriyle ve çocuklarıyla artık ahirette görüşmek üzere vedalaşırlar. Hz. Muhammed, en yakınlarını, en tehlikeli göreve, en önde gönderir. Günümüz gerçekleri üzerinden bakınca anlaması çok zor bir şeydir bu…

Ve fasılalar halinde üç gün boyunca devam eden savaşta, beklendiği üzere üçü de şehit düşer. Sonra da Mute ordusunu oluşturan sahabilerin ortak kararıyla komutayı “ALLAH’ın kılıçlarından bir kılıç” ele alır: Halid b. Velid. Uhud mağlubiyetinin sebebi olan Hz. Halid, Hudeybiye’den sonra kendi isteğiyle Müslüman olup Medine’ye hicret etmiş ve bir er olarak Mute ordusunda görevlendirilmiştir. Şimdi ise komutandır. Halid, daha önce hiç bilinmeyen, orijinal taktiklerle düşmanı tereddüde düşürüp, etkisiz hale getirir. Savaşın son günü elinde yedi tane kılıç parçalanır ve sonunda da İslam ordusunu, bozulmadan, düzenli bir biçimde geri çeker. Görünürde savaş berabere bitmiştir fakat üç bin kişinin, üç gün boyunca yüz bin kişiyle çarpıştığı ve çatışma düzenini dağıtmadığı göz önünde bulundurulursa, Mute savaşını bir Müslüman zaferi olarak değerlendirmek her halde yanlış olmayacaktır.

Ve o üç gün, savaşın devam ettiği saatler boyunca, Hz. Muhammed Mute’den yüzlerce km. uzakta, Medine mescidinde etrafını saran sahabilere, çarpışmaları dakika dakika anlatır. Bütün detaylarıyla ve şaşmaz bir doğrulukla… Hatta şehid düşenlerin o andan itibaren Cennet’te yaşadıklarını da anlatımına ekleyerek olayı, dünya ötesi boyutlarına kadar genişletir. Ve Müslümanlar, Hz. Cafer’in, Mute’de Doğu Roma askerleri tarafından omuzundan kesilen iki koluna karşılık, iki kanat sahibi olup Cennet’te uçmaya başladığını, ondan öğrenirler. Ve o andan itibaren Cafer’in adı, Cafer-i Tayyar (Uçan Cafer) olur. Yine Hz. Muhammed, Halid’in komutayı devralışını:

“Nihayet bayrağı ALLAH’ın kılıçlarından bir kılıç, Halid b. Velid aldı. İşte şimdi fırın tutuştu, savaş kızıştı! ALLAH, mücahidlere fethi nasip etti!” sözleriyle anlatır ve bir dua ile devam eder: “ALLAH’ım! Halid, Senin kılıçlarından bir kılıçtır! Sen ona yardımını ve zaferini ihsan buyur!”

Halid, o andan itibaren vefat edinceye kadar girdiği hiçbir savaşta mağlub olmaz.

Ve sırada amcaoğlu Cafer’in ailesine, onun şehadet haberinin verilmesi vardır. O işi de Hz. Muhammed üstlenir. Tek tek Hz. Cafer’in yetimlerine sarılır, öpüp, koklar. Cafer’in eşi Esma ki zaten her an o haberi bekleyerek yaşamaktadır, endişeyle sorar: “Ey ALLAH’ın Elçisi! Yoksa Cafer’in şehadet haberi mi geldi?” Hz. Muhammed: “Evet, o bugün şehid düştü!” diye cevap verir. O gün kendisine, Cafer’in çocuklarına sarılıp ağlaması karşısında:“Bu nedir?” diye soran bir sahabiye de şu cevabı verir: “Bu, sevenin sevdiğini özleyişidir.”

Mute’den sonra sıra, sekiz sene önce en sıkıntılı günlerinden birinde, ALLAH tarafından Hz. Muhammed’e verilmiş olan bir sözün gerçekleştirilmesine gelmiştir: Mekke’nin fethine… Büyük bir Feth’e, “apaçık, tam ve eksiksiz” bir Feth’e…

Bu konu hakkında yorum yapmanız bizim için önemli